İslam en güzel burada yaşanır..
 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Tefsir Dersleri

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Roseraie
Yönetici
Yönetici


Mesaj Sayısı : 103
Meslek : Öğrenci

MesajKonu: Tefsir Dersleri   Ptsi Tem. 19, 2010 7:05 pm


Tefsir Dersleri Anlatım Bölümü.

Derslerin tamamı Ali Küçük hocanın anlatımından alıntıdır.


En son Roseraie tarafından Ptsi Tem. 19, 2010 7:06 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://islamsehri.forumn.org
Roseraie
Yönetici
Yönetici


Mesaj Sayısı : 103
Meslek : Öğrenci

MesajKonu: Geri: Tefsir Dersleri   Ptsi Tem. 19, 2010 7:05 pm

Bismillahirrahmanirrahim...

Nisâ sûresi Medineli bir sû­redir. Medine’de inmeye başlayan sûre Medine’de Müslümanların yeni başladıkları bu hayatlarında İslâmî bir cemiyet yapısını inşa et­meyi, İslâm cemaatının temellerini en güzel bir biçimde oluşturmayı hedefleyen bir sûredir. Yeryüzünde denge unsuru olarak çıkarılan, tüm in-sanlığın kendisini örnek alacağı, tüm insanlık problemlerinin kendisine havale edileceği, insanlığın kendisine bakarak sapma nok­talarını anlayabileceği, gelmiş geçmiş ümmetlerin en hayırlısı olan bu İslâm ümmetinin yeryüzünün en mukaddes emânetini yüklenebilmesi için, mükellefiyetlerinin, sorumluluklarının neler olduğunu? Bu ümmeti bekleyen tehlikelerin neler olduğunu en güzel bir şekilde ortaya koya­rak ümmeti geleceğe hazırlayan bir sûre. Medine’deki İslâm cemiye­tini içinden kopup geldiği Mekke cahiliye toplumunun pisliklerinden arındırmayı, Müslümanların oradan getirip üzerlerinde taşıdıkları cahili-yenin izlerini, kalıntılarını silmeyi ve İslâm’ın kendisine özgü şahsiyetini oluşturmayı hedefler. Rabbimiz bu sûresinde uzun uzun hıristiyan, yahudi, müşrik ve münâfıkların bozukluklarını, sapmalarını, kokuşmuş düşünce ve inanış yapılarını anlatarak Müslümanların on­lar gibi olma-malarını öğütler.


Sûrede cahiliyenin toplumda var olan fakirlik problemine, yetim­lik problemine bakış açıları, kadınlara bakış açıları, kadınlara zulmedişleri, kadınları mîrastan mahrum edişleri, temizlik ve pislik anlayışları, pis olanları temiz olanlara tercih edişleri, fâizi ve tüm ha­ram yollardan, bâtıl yollardan kazanmayı helâl kabul edişleri, emânet mefhumunu kaldırıp haince bir hayat yaşamaları, aile bağlarını kopa­rıp, akrabalık ilişkilerini bozup birbirlerine zulmedişleri gündeme geti­rile-rek Müslümanların onlar gibi olmamaları öğütlenir.

Allah’ın istediği biçimde içtimaî nizamın temelleri atılır. Top­lum­daki sosyal dengeyi ve huzuru sağlayan bu nizamın adı olan dinin tarifi yapılır bu sûrede. Toplumun üyelerinden erkek ve kadının top­lum içindeki yerleri belirlenir. Erkek ve kadının bir bütünün tamamla­yıcısı olarak her ikisinin de birbirlerine eşit oldukları, her ikisinin de kulluk noktasında, Allah’ın emirlerine muhatap olma noktasında eşit oldukları anlatılır. Herhangi bir konuda ihtilafa düştüklerinde mü’min-lerin başvuracakları itaat mekanizmaları anlatılır. Yine itikadî noktada mü’minlerin tâğutlarla münâsebeti, onlara karşı takınacakları tavır ortaya konulur.
Sonra yine bu sûrede Mekke’de Müslümanların zayıf oldukları bir atmosferde kendilerine pek rastlanılmayan, ama Medine’de mü’-minlerin güçlü oldukları bir ortamda yavaş yavaş oluşmaya başla­yan münâfıkların durumları anlatılır.

Yine ibâdet kurallarının da muamelât kurallarının da yaratıcı­dan gelmesi ilkesi anlatılır sûrede. Hayatı ikiye bölmenin ve birisinde Allah kaynaklı, ötekisinde de başkaları kaynaklı yaşamanın şirk ol­duğu vurgulanır. Yine mü’minlerin velîlerinin Allah olduğu, hayatlarına sadece Allah’ın karışması gerektiği, Allah’tan başkalarının velâyeti al­tına girerek onların kendileri adına aldıkları kararları uygulamalarının asla caiz olmadığı, ve hattâ mü’minlerin kendileri gibi inanmayan kim­selerle aile ve akrabalık bağları ne olursa olsun kesinlikle saflarını ayırmaları emredilmektedir. Bunun için de Müslümanların İslâm’ın ve Müslümanların hâkim olmadığı Mekke dar’ul harp konumundan İs­lâ-m’ın ve Müslümanların egemen olduğu Medine dar’ul İslâm orta­mına hicret etmek zorunda oldukları ve kıyamete kadar bu hicretin Müslümanlar için geçerli olduğu vurgulanır.

Ve Medineli Müslümanlara Müslüman oldukları halde Mekke’-den Medine’ye hicret etmeyenlerle hicret edecekleri ana kadar dostluğun kesilmesi emredilir. Sonra yine Mekke’deki Müslümanlarla alâkalı mus’taz’af kavramı kullanılır. Müslümanlara Mekke’deki mus’-taz’af kardeşlerini kurtarmak üzere harekete geçmeleri öğütlenir. Sonra uzunca bir bölüm Müslümanları malları ve canlarıyla Allah yo­lunda cihada teşvik eder. Ayrıca cihad esnasında, sıcak savaş orta­mında korku halinde kılınacak namazdan söz edilir. Sonra Allah’la, Allah’ın sistemiyle, Allah’ın âyetleriyle alay edilen bir mecliste otur­ma-ma emri gündeme getirilir. Sonra namazla alâkalı bir nifak alâmeti çizilir. Sonra yine Allah’ın tüm günahları affedeceği ancak şirki affet­me-yeceği anlatılır. Sonra sûre içinde yahudiler Allah’ın gönderdiği bu son dine iman etmeleri konusunda bir daha uyarılır. Ve nihâyet işte böyle Rabbimizin âyetleri devam eder.

Bu kısa mukaddimeden sonra inşallah sûrenin âyetlerini tek tek tanımaya çalışalım.

Az evvel de ifade etmeye çalıştığım gibi Nisâ sûresinin ilk bö­lümlerinde Rabbimiz Medine’de özgür bir hayata kavuşmuş Müslü­manların sadece Allah egemenliği altında Müslümanca bir aile haya­tının nasıl gerçekleştirileceğini, âhiret inancına ve Allah egemenliğine bina edilen böyle bir hayatta erkeğin ve kadının nelere dikkat edece­ğini ortaya koyar. Rabbimiz ilk âyetinde “Ey insanlar!” diyerek sözlerine başlamaktadır. Halbuki biz biliyoruz ki Medineli âyetlerde Rabbimiz genellikle “Ey Müslümanlar” diye söze başlıyordu. Bu­radan anlıyoruz ki sûrenin bu bölümünde Rabbimizin gündeme geti­receği konu sadece Müslümanları değil tüm insanlığı ilgilendiren bir konu olduğu için böyle hitap tarzı tercih edilmiştir. Çünkü ileride farklı coğrafyalarda yaşayan, farklı inanışlarda olan insanların birbirleriyle evlenmeleri, hayatlarını birleştirmeleri söz konusu olabilecekti.

İleride mü’min kâfirle, kâfir ve müşrikler de mü’minlerle karşı karşıya gelebilecekler, çeşitli ilişkiler içine girebileceklerdi. Onun için­dir ki Allah egemenliği altında yaşanacak bir hayatın temellerini atan Rabbimiz burada insanlığın tek asıldan, tek kaynaktan meydana gel­diğini gündeme getirerek insanların Hz. Adem’le Havva’dan türedikle­rini unutmadan, atalarının ve analarının tek olduğunu göz ardı etme­den, tek babanın ve ananın evlâdı olduklarını unutmadan birbirlerine karşı merhamet ve şefkat esasları üzerine hayatlarını bina etmeleri hatırlatılmaktadır.

Tek anadan babadan meydana gelmiş insanlar olarak birbir-lerine karşı zalim olmamaları, birbirlerine karşı haksızlık etmemeleri istenmektedir. Ama gelin görün ki Allah’ı tanımayanlar, Allah’ın kita­bı-nı tanımayanlar, Allah’ın bu emirlerinden gafil bir hayat yaşayanlar, yaratılış yasasından habersiz olanlar, yaratılış konusunda Allah’ı dev­reden çıkararak, Adem (a.s)’ı diskalifiye ederek kendilerinin maymun­dan geldiklerini iddia edenler Rablerinin kendilerine lütfettiği ellerin­deki güç ve kuvvetlerine güvenerek Allah’a rağmen, Allah’ın âyetle­ri-ne rağmen kendi kardeşlerine zulmetmektedirler.

Ama İslâm’dan habersiz yaşayan kâfirler ve müşrikler ne yapar­larsa yapsınlar, nasıl yaşarlarsa yaşasınlar yeryüzünde Allah’ın istediği hayatı gerçekleştirmek mecburiyetinde olan, yeryüzünde Allah yasaları çerçevesinde denge unsuru olarak bir hayat yaşamak zo­run-da olan mü’minlere Rabbimiz nasıl bir aile yapısı kurmaları gerek­tiği-ni, nasıl bir içtimaî düzen tesis etmeleri gerektiğini, birbirlerine karşı nasıl davranmaları gerektiğini, kadınlar olarak, erkekler olarak, baba-lar evlâtlar olarak, ölenler doğanlar olarak, evlenenler boşanan­lar olarak, babalılar yetimler olarak Allah egemenliği altında nasıl bir hayat yaşamaları gerektiği konusunda işte Rabbimiz kitabını arz ediyor, bize âyetlerini sunuyor, hayatın her alanıyla alâkalı yasala­rını, özellikle de bu sûrede yoğun olarak bize gönderiyor.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://islamsehri.forumn.org
Roseraie
Yönetici
Yönetici


Mesaj Sayısı : 103
Meslek : Öğrenci

MesajKonu: Geri: Tefsir Dersleri   Ptsi Tem. 19, 2010 7:07 pm

Nisa.1. “Ey İnsanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın mey­dana getiren Rabb'inize hürmetsizlikten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'ın ve ak­rabanın haklarına riâyetsizlikten de sakının. Allah şüphe­siz hepinizi görüp gözetmektedir.”
Ey insanlar Rabbinize takvalı olun. Rabbiniz konusunda tak­valı olun. Rabbinizin koruması altına girin. Rabbiniz için bir hayat ya­şayın. Hayatınızın yasalarını Rabbinizden alın. Yolunuzu Rabbinizin programıyla belirleyin. Rabbinizin helâl haram sınırlarına riâyet ede­rek bir dünya yaşayın. Sürekli Rabbinizin huzurunda, Rabbinizin kont­rolünde olduğunuzu unutmadan, hayatınızın hesabını O’na vereceği­nizin şuuru içinde O’na lâyık bir hayat yaşayın. Aklınız, fikriniz, kafa­nız, gönlünüz, geceniz, gündüzünüz hep Rabbinizle birlikte, Rabbinizin rızasıyla birlikte olsun. Almanız vermeniz, küsmeniz ba­rışmanız, evlenmeniz boşanmanız, hukukunuz eğitiminiz, kazanma­nız, harcamanız, rızanız hoşnutluğunuz, bağlılığınız minnetiniz hep Allah için olsun.

Öyle bir Allah ki, sizi tek bir nefisten yarattı. Sizi babanız Adem’den yarattı. Rabbimiz önce yeryüzünde atamız Adem’i yarattı sonra da ondan bizleri yaratmıştır.
Ve ondan da zevcini yaratmıştır Allah. Ondan Havva anamız ya­ratılmıştır. Ve her ikisi birden insan cinsinin bir bölümünü teşkil ede­rek bir bütünü tamamlamışlar ve böylece Allah’ın dilemesiyle her ikisi de varlık dünyasına çıkmışlardır.
Acaba buradaki “ondan” da eşini, Havva’yı yaratmıştır ifadesini nasıl anlayacağız? Bu konuda bir açıklamada bulunalım inşallah.
İlk insan ve ilk peygamber Âdem (a.s)'in eşi, beşeriyetin anası ve ilk kadın. Hz. Havva'nın ne zaman ve nasıl yaratıldığı hakkında muhtelif rivayetler bulunmakla birlikte, bu konuda tam anlamıyla net ve kesin bir bilgiye sahip değiliz. Şu kadar var ki, Hz. Âdem (a.s)'den (veya Adem ile aynı maddeden) yaratılmış olduğunu, işte bu sûrede ifade edilen "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden pek çok erkek ve kadın türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının " ayetlerinden öğreniyoruz.
Âyetlerden anlaşılan ya Hz. Havva'nın, Hz. Âdem’le aynı maddeden yani (nefis) den yaratılmış olduğu ve önce Hz. Adem (a.s)'in bilahare Hz. Havva'nın var edildiğidir. Ya da eşini de ondan var eden Allah'tır" ifadesini, Havva'nın Âdem'den, Âdem'in vücudunun bir uzvundan yaratıldığını anlamaya çalışıyoruz.
Dikkat edilirse Kur'an-ı Kerîm; "Sizi bir tek nefisten yaratan O'dur" ifadesiyle, bütün insanların bir tek nefisten yaratıldığını, Hz. Havva'nın da "ondan" yani o nefisten yaratıldığını kast etmekte olduğu anlaşılacaktır. Âyetteki "ondan" maksat, Âdem (a.s) olabileceği gibi, Âdem'in yaratılmış olduğu asıl madde de olabilir. Yani nefis de olabilir. Doğrusunu en iyi bilen hiç şüphesiz Allah'tır.
Havva'nın malum bir tek nefis'ten yaratıldığı kesin olmakla birlikte, yaratılış keyfiyeti hakkında, Kur'an-ı Kerîm'de daha fazla bir açıklama bulamıyoruz. Ancak bazı tefsirlerle birtakım zayıf hadislerde, Tevrat'ın ifadelerine benzer nakiller görmekteyiz ki, muhtemelen bu rivayetler İsrâiliyattan alınmadır. Bu konuda İbn-i Kesîr'in tefsirine aldığı rivayet aşağı yukarı şu mealdedir:
İblis (malum suçundan dolayı) Cennet' ten çıkarıldıktan sonra, Âdem (a.s) Cennete yerleştirilir. Kendisiyle teselli olacağı bir eşi olmaksızın, yalnız başına bir müddet orada dolaşır. Bir ara uykuya dalıp uyanınca başucunda, Allah'ın, kaburga kemiğinden yarattığı bir kadın görür. "Sen nesin?" diye sorar. Kadın: "bir kadın" diye cevap verir. Daha sonra kadına niçin yaratıldığını sorar. Kadın, "benimle teselli olman için" diye cevap verir.
Bu arada melekler onları görür ve Âdem'in bilgisini ölçmek için kadının kim olduğunu sorarlar. Âdem (a.s), onun Havva olduğunu söyler. Neden O'na bu ismi verdiğini sorduklarında; "çünkü o, canlı bir şeyden yaratıldı" diye cevap verir
(İbnu Kesîr, "Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm", I, 112)
Buhârî'nin nakline göre ise, Peygamber (s.a.s);
"Kadınlara iyilikle muamele edin, zira kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır"
Başka bir rivayette:
"Kaburga kemiği gibidir" kaburga kemiğinin en eğri kısmı üst tarafıdır. Onu düzeltmeye çalışırsan kırılır, kendi haline terk edersen, devamlı eğri kalır. O halde kadınlara karşı iyi davranın"
(Buhârî, Enbiyâ, 1)
Tavsiyesinde bulunmuştur. Müslim'in rivayetinde ".... onu düzeltmeye çalışırsan kırılır, onun kırılması talakıdır" ibaresi vardır.
Gerek İbn Kesîr'in tefsirine aldığı, gerekse Buhârî'nin Sahihinde geçen her iki rivayet de İslâm Âlimlerinin bir kısmı tarafından tenkide uğramıştır. Daha önce de geçtiği gibi, Kur'an bu hususta sustuğu için, bizim bazı zayıf rivayetlere dayanarak ileri geri konuşmamız doğru olmayacaktır. Hele hele bazı kimselerin yaptığı gibi Hz. Havva'nın Hz. Âdem ile nikahlarının kıyılması esnasında Cebrâil'in ve diğer bazı meleklerin şahit olduğu, cennet'ten kovulduktan sonra Âdem'in, dünyanın filanca yerine, Havva'nın da falanca yerine indirildikleri, seneler sonra Mekke'de buluştukları, Âdem'in" ayağım yere vurmakla Zemzemin fışkırdığı, Havva'nın bu su ile ilk hayızından temizlendiği, Hz. Âdem'den iki yıl sonra vefat edip aynı yere defnedildiği rivayetlerine itibar edilmez, uydurma bilgilerdir.
Hz. Âdem ile Havva'nın, cennet'ten niçin çıkarıldıkları Kur'an'da zikredilmektedir. Kur'an'da açıkça ifade edildiği gibi Cenâb-ı Allah, Hz. Âdem ile Havva'ya cennette istedikleri meyvelerden istedikleri kadar yiyebileceklerini, ancak bir tek ağaca yaklaşmamalarını emrettiği halde şeytan onları kandırıp ağaca yaklaşmalarına vesile olmuş, neticede her ikisi de cennetten çıkarılmışlardır.
"Şeytan, oradan ikisinin de ayağını kaydırttı, onları bulundukları yerden çıkardı..."
(Bakara, 36) ayetinden ilk önce iğva edilenin Havva olduğunu asla ifade etmez; aksine her ikisinin de birlikte aldatıldıklarını ifade eder.
"Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: Rabbinizin sizi bu ağaçtan alıkoyması melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir"
(A'râf,20) âyeti ise buna daha açık bir delildir. Hattâ:
"Şeytan, O'na vesvese vererek ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını göstereyim mi?' "Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvesinden yedi, ayıp yerleri görünüverdi..."
(Tâhâ,120, 121 âyetlerinin zahirine bakarak, şeytanın Hz. Âdem'i öncelikle kandırdığı sonucunu çıkarmak mümkündür.
İsrailî rivayetlere itibar ettiğimiz takdirde, kadının toplumda hukuk ve ahlâk yönünden düşük bir konuma girdiğini de kabul etmiş oluyoruz. Halbuki İslâm hiçbir din ve ideolojinin kendinden üstünlüğünü kabul etmediği gibi, kadına gerçek değeri kendisinin verdiğini her vesileyle ispat etmiştir. Tahrifata uğramış dinlerin ve putperestliğin kadını aşağılık bir varlık kabul edip, insanlığın başına gelen belâların temel etkeni saydığı ve bu yüzden sakınılması gereken aldatıcı bir tuzak ve pislik kaynağı, erkeğin yanında sözü bile edilemeyecek bir mahluk şeklinde telakki ettiği bir dönemde İslâm, kadının gerçek yerini belirlemiş, ona gereken değeri vermiştir. Kur'an, kadının Hz. Âdemle aynı nefisten yaratıldığını vurgulayarak; gerek yaratılış, gerek hukuk ve gerekse toplum açısından aynı değerde olduklarını, yaratılış bakımından iki cins arasında bulunan bazı farklılıkların biri diğerini tamamlayan iki parça arasındaki farktan öteye gitmediğini beyan eder.
Ve ikisinden de birçok erkek ve kadınlar yaratan, çıkaran Al­lah’tır. İkisinden birçok oğullar ve kızlar yaratan Allah’tır. Kadınlar ve erkekler olarak hepiniz aynı kökten, aynı asıldan gelmektesiniz. Hepi­nizin menşei birdir. Hepiniz aynı yaratılış yasasına tabi Allah’ın kulla­rısınız. İçinizde yaratılış noktasında, kulluk noktasında ayrıcalık sa­hip-leri yoktur. Hepinizi sizin kendi iradelerinizin dışında mutlak ege­men olan bir irade dünyaya getirmiştir. Varlığınızı Rabbinize borçlu­sunuz.
İşte böyle bir Rabbe kulluk edin, böyle bir Rabbi dinleyin, böyle bir Rab için hayat sürün. Çünkü bu Rab sizi var eden, sizin ha­yatınızı başlatandır. Sizler varlığınızı ve varlığınızın devamını ona borçlusunuz.
Öyleyse yaratıcılıkta kaynağın tekliği, yaratıcının tekliği hayat programının da tekliğini gerektirir. Hayatta uygulanacak anaya­sanın tekliğini gerektirir. Öyleyse ey kullarım, sadece bana kul olun ve sadece benim anayasam istikâmetinde bir hayat yaşayın buyuru­yor Rabbimiz.
Eğer şu anda insanlar farkında olmadıkları bu gerçeği bir anla­salar, varlıklarının gerçek sahibinin Allah olduğunu bir kavrasalar, mutlaka hayatlarında minnet duyacakları varlığın Rableri olduğunun bilincine ulaşacaklar ve ondan gelen hidâyete tabi olacaklar. Eğer şu anda yaratıcıları olan Rablerinin varlığından ve o Rablerinin kendile­rine gönderdiği hidâyet hediyesinden habersiz yaşayan, onun için de düşüncesini, yasalarını soy ayırımı, ırk ayırımı, renk ayırımı tefrikası üzerine oturtmaya çalışan şu modern cahiliye bu gerçeği bir anlasa o da tüm gücüyle tek rubûbiyet gerçeğine bağlanmak için can atacak ama ne yazık ki tüm bu gerçeklerden habersiz oldukları için tarih bo­yunca ırklara ayrı bakmışlar, renklere ayrı bakmışlar, toplumlara ayrı bakmışlar, kadına ayrı, erkeğe ayrı bakmışlar ve hep şer kaynağı ol­maya devam etmişlerdir.
Buradan anlıyoruz ki bu cahiliyenin ortaya attığı tekâmül nazariyesi herzeden başka bir şey değildir. Yine yaratı­lış konusunda etkili kabul ettikleri tabiat, toplum gibi yorumları zırva­dan başka bir şey değildir. Çünkü akıl ve şuurdan mahrum olan şu tabiatın, kendisine hükmeden insan gibi akıllı, iradeli, düşünen bir varlığı yaratması mümkün değildir.
Allah Adem’i yaratmış, ondan Havva’yı ve her ikisinden de er­kekleri ve kadınları yaratmıştır. Yâni Rabbimiz tüm yeryüzü ailesini bir tek aileden başlatmıştır. Böylece tüm yeryüzü insanlığı tek aileden gelme tek ailedir. Cemiyetin temelini tek aile teşkil etmektedir. Böyle değil de Rabbimiz başlangıçta bir anda pek çok aileler, pek çok ka­dınlar ve erkekler yaratabilirdi. Ama eğer böyle dileseydi o zaman insanlar arasında akrabalık bağları olmayacaktı. Onun için Rabbimiz tek babanın, tek ananın evlâtları olarak yarattı bizleri ve bakın önce rubûbiyet bağına sonra da bu akrabalık bağlarına dikkat çekti. İlk za­manlar bu rubûbiyet ve akrabalık bağları çok kuvvetliydi. Adem’in ço­cukları her iki bağa da dikkat ediyorlardı. Ama sonradan bu iki bağın ikisi de sarsıldı. Zaten rubûbiyet bağının sarsılması arkasından öteki bağların da sarsılmasını kaçınılmaz hale getirecektir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://islamsehri.forumn.org
Roseraie
Yönetici
Yönetici


Mesaj Sayısı : 103
Meslek : Öğrenci

MesajKonu: Geri: Tefsir Dersleri   Ptsi Tem. 19, 2010 7:08 pm

'Nisa 1. devamı'
Şimdi düşünün ki, bir evdeki ailenin tamamı, bir ülkedeki insanla­rın ya da tüm dünyadaki insanların tamamı Adem’dir ve Havva’dır. O zaman nasıl oluyor da Adem’le Havva birbirlerini ta­mamlayarak gâyet geçimli bir şekilde Allah için bir hayat yaşadıkları halde şu anda bir aile içindeki Adem’le Havva, bir şehirdeki Adem’lerle Havva’lar, bir dünya içindeki Adem’lerle Havva’lar aynı hayatı yaşayamıyorlar? Sebep nedir ki bir aile içindeki Adem’le Havva geçimsiz? Sebep nedir ki bir köydeki Adem’ler Adem’lerle, Havva’lar Havva’larla, Adem’ler Havva’larla uyumsuz? Neden şu anda dünyada Adem’ler Havva’lar birbirleriyle kanlı bıçaklı? Neden bu insanlar arasındaki kavga? Neden birbirlerini yemeye çalışıyor bu insanlar? Bir düşünüverseler insanlar hepsinin bir aile olduklarını, hepsinin bir ba­badan anadan gelme kardeşler olduklarını o zaman aralarındaki bu kavgaların ne kadar anlamsız olduğunu anlayacaklar.

Rablerinin Allah olduğunu, Rableri tarafından bir tek asıldan yaratıldıklarını anlayacaklar ve Rablerinin hayat programına yönele­cekler ve artık kendi aralarındaki bu kavgalara son verecekler, insan gibi bir hayat yaşamaya yönelecekler. Kendilerinden bir ailenin fertleri olarak sulh isteyen, barış isteyen, sükûnet isteyen Rablerinin şu âyetlerine bir kulak verseler anlayacaklar bunu, ama maalesef insan­lar Rablerinden de Rablerinin bu âyetlerinden de gafil bir hayat yaşa­dıkları sürece bu derbederlikleri sürüp gidecek.
Adını kullanarak birbirlerinize dileklerde bulunduğunuz Al­lah’tan ittika edin. Adına birbirinize dileklerde bulunduğunuz; “Allah aşkına, Allah hatırına” diye birbirinizden bir şeyler istediğiniz Allah’ın is­tediği gibi bir hayat yaşayınız. Allah’ın sizin hayatınıza koyduğu sınır­lara riâyet ederek bir hayat yaşayınız. Allah’ın her an sizi gördüğü, gözettiği şuuru içinde ona lâyık bir hayat yaşayınız. Rahîmlere de riâ­yet ederek bir hayat yaşayınız. Akrabalık bağlarını koparmamaya, ak­rabalık hukukuna riâyet etmeye çalışınız.
Akrabalık hukuku, akrabalık bağları İslâm’da çok önemlidir. Belki İslâm’ın sonradan bozulmuş, saptırılmış şekli olan öteki dinlerde de akrabalık bağlarına riâyet anlayışı vardır. Ama bunun tamı tamına Allah’ın istediği şekli sadece Müslümanların arasında olduğu bir gerçektir. Müslü­manlardan başka hiçbir din ve yolda da Allah’ın istediği sıla-i rahîm dediğimiz akrabalık bağlarının titiz bir şekilde korunduğuna, riâyet edildiğine şahit olamıyoruz bugün. Müslümanların dışında hiçbir top­lumda bunu görmek mümkün değildir. Bu Rabbimizin bize bir lütfudur tabi. Ekonomik kaygılarımız, sosyal dertlerimiz, altın gümüş kaygıla­rımız olmadan, birbirimizden hiçbir şeyi kıskanmadan Allah rızası işin akrabalarımızı ziyaret ediyoruz, onlarla birlikte yiyip içiyoruz ve onlarla birlikte bir hayat yaşıyoruz.
Muhakkak ki Allah sizi görüp gözetmektedir, sizin üzerinize gö­zetleyicidir. Yaptığınız her şeyi Allah görmektedir. Öyleyse ey Müslümanlar, yaptıklarınızı buna göre yapın, hayatınızı Allah için ya­şayın, Yaşadığınız hayatın belirleyicisinin Allah olduğunu unutmadan yaşayın. Allah’ın size sunduğu bu sûreyi buna göre dinleyin.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://islamsehri.forumn.org
Roseraie
Yönetici
Yönetici


Mesaj Sayısı : 103
Meslek : Öğrenci

MesajKonu: Geri: Tefsir Dersleri   Ptsi Tem. 19, 2010 7:08 pm

Nisa/ 2. “Yetimlere malarını verin. Temizi murdara değişmeyin, onla­rın mallarıyla kendi mallarınızı karıştırarak yemeyin, çünkü bu büyük bir suçtur.”

Hz. Adem’le Havva’dan meydana gelen oğullar ve kızların meydana getirdiği toplumlarda, dünyada insanların en büyük problemlerinden birisi de yetimler konusudur. Yetimlik ve bir de bununla birlikte fakirlik problemi toplumun en büyük problemleridir. Bu iki problemin toplum tarafından kıyamete kadar ortadan kaldırılması mümkün değildir. Çünkü ne yaparsanız yapın Allah’ın yeryüzünde koyduğu yasası gereği zengin de olacaktır, fakir de olacaktır. Ve yine nasıl tedbir alırsanız alın toplumda babasını, anasını küçük yaşta kaybeden yetim çocuklar hep var olacaktır.

Allah’tan başka hiç kimsenin bu iki problemi çözmesi, ortadan kaldırması mümkün değildir. Allah’ın yeryüzüne koyduğu bir yasa ola­rak kıyamete kadar bu devam edecektir. Toplumda niye insanlar ölü­yor? Niye yetimler kalıyor? Niye fakirlik oluyor? Niye fakirler bulunu­yor? Bu konuda yaratan ve yarattıklarına yasa belirleyeni sorgulama hakkına sahip değiliz. Allah bu hayatı böylece takdir buyurmuştur demenin ve onun takdirine teslim olmanın ötesinde yapabileceğimiz bir şey yoktur.
Evet yeryüzünde koyduğu bir yasa olarak Rabbimiz kimimizi zengin, kimimizi fakir, kimimizi analı babalı, kimimizi yetim imtihan ediyor. İster zengin olalım isterse fakir, ister analı babalı, ister ana baba şefkati içinde büyüyelim, isterse ana baba şefkat ve mer­hametinden mahrum büyüyelim fark etmez bize düşen Rabbimizin takdirine razı olmak ve imtihan içinde olduğumuzu unutmamaktır.
Üstelik biz bu imtihanda kendi başımıza da değiliz. Yâni imtihanımız kendimizle sınırlı değildir. Zenginsek fakirle, fakirsek zen­ginle, yetimsek analı babalılarla, analı babalıysak yetimlerle imtihana çe­kilmekteyiz. Yâni hem kendimizle, kendi dünyamızla bir imtihanın içindeyiz hem de dış dünyamızla bir imtihanın içindeyiz.
Rabbimiz yaşadığımız hayatta böyle bir kanun belirlemişse tüm dünya birleşse de; efendim toplumumuzda fakirler ve yetimler bulunmasın, biz artık içimizde fakir ve yetimleri görmek istemiyoruz, çocukları henüz küçükken hiçbir ana ve babanın ölmesini istemiyoruz deseler de, bütün güç ve kuvvetlerini ortaya koysalar da bunu ortadan kaldırmaları asla mümkün olmayacaktır. İnsanlık tarihinin herhan-gi bir döneminde herhangi bir coğrafyasında buna bugüne kadar çare bu­lunmuş değildir, kıyamete kadar da bulunamayacaktır.
Yetimlere mallarını verin. Büyüyüp rüşt çağına geldiklerinde ye­timlerin mallarını geri verin. Hani hepiniz Adem’in çocuklarıydınız ya. Hepiniz aynı ailenin üyeleriydiniz ya. Hani aynı ananın, aynı babanın çocukları olarak birbirlerinize zulmetmeyecek, birbirlerinize karşı şefkat ve merhametle davranacaktınız ya. İşte yetim kardeşleri­nizle bir imtihana tabi tutulduğunuz zaman onların haklarını korumalı, onlar için, onların geleceği için önemli bir değer ifade eden mallarını da haksız yere yememelisiniz. Kendi kıymetsiz ve değersiz malları­nızla onların kıymetli ve değerli mallarını değiştirmeye kalkışmayın.
Veya pisi temizle değiştirmemelisiniz. Buradaki pis ifadesi ye­timin malının pisliğini ifade etmez. Yetimin malı aslında temizdir ama, bu mal yetimin vasisisinin, velîsinin mülküne geçmişse o zaman pis olacaktır. Sahibi olan o yetim için helâl olan, temiz olan bu mallar hak­sız yere onu alanlara pis ve haram olacaktır. Sahibi için tertemiz olan bir mal onu çalana haramdır, pistir. İşte Rabbimiz buyurur ki o yetimle­rin mallarını haksız yere kendi tertemiz mallarınızın içine katarak o tertemiz mallarınızı da pis hale getirmeyin. Helâl mallarınızı yasak yollarla pisliğe bulaştırmayın.
Veya yetimlerin o tertemiz mallarını kendi mallarınızın içine katarak pisleştirmeyin. Yâni bu tür yamukluklara tevessül ederek ter­temiz hayatınızı kirletmeyin buyuruyor Rabbimiz. Böylece Medineli mü’minleri cahiliyenin pisliklerinden arındırmayı hedefliyor Allah. Tüm cahili sistemlerde vardır bu. Yetimlerin, güçsüzlerin, sosyal ve siyasal barınağı, dayanağı olmayan, dayısı olmayan veya elinde sosyal bir dayanağı, çeki, senedi olmayan garibanların mallarını haksız yere yemek tüm cahili sistemlerde vardır. Bunu halledecek olan tek yol takvadır. İşte Rabbimiz Müslümanları bu konuda takvalı olmaya dâvet ediyor.
Ve o yetimlerin mallarını da kendi mallarınızın içine katarak, ka­rıştırarak yemeyin. Çünkü gerçekten bu büyük bir suçtur, büyük bir vebaldir, günahtır.
Demek ki yetimlerin mallarını onların velîleri, vasileri titizlikle ko­rumak, muhafaza etmek zorundadırlar. Yetimlerin mallarını ayrı, kendi mallarını ayrı değerlendirmek zorundadırlar. Yetimlerin mallarını zerre miktar bile olsa zayi etmemek, onları haksızlığa uğratmamak zorundadırlar.
Dikkat ederseniz bu genel yasaların, bu hukukî yasaların insan­ları bağlamasından öte, Rabbimizin sûresinin başında bu hususa dikkat çekerek konuya girişi gerçekten çok önemlidir. Rabbimiz sûre­sinin başında bir kere hayatı takva üzerine bina etti. Tüm hayatınızda Allah’la birlikte olun, hayatınızı Allah için yaşayın, hayat programınızı Rabbinizden alın, Rabbinizin koruması altına girin, hayatınızı Allah’a sorarak yaşayın, Allah’ın helâllerini helâl, haramlarını da haram bilin buyurduktan sonra hayatın başlangıcını da Adem’le Havva’ya bağla­yarak kardeşliğimizi de hatırlattı. Sonra da bir gün sen, ya da bir Müslüman kardeşin zayıf, fakir, yetim bir duruma düşebilirsiniz buyu­rarak bu konuya karşı dikkatler çekildi ve kalpler şefkat ve merha­metle dolduruldu, aile bağları kuvvetlendirildi. Sonra da aynı ailenin üyeleri olarak yetim kardeşlerimizin malları konusu güdeme getirildi. Hiç kimsenin haksız yere bir yetim kardeşinin malına yaklaşmaması emredildi.
Yetimlerin mallarıyla alâkalı konunun gündem maddesi yapılmasından sonra şimdi de yetimlerin evlenme konusu gündeme ge­tirilecek. Bir Müslümanın yetim kardeşlerinin mallarına göz dikip o mallara sahip olabilmek için o yetimlerle evlenmeyi düşünmesi, yahut o yetimlerin güzelliğine göz dikerek onlarla evlenmeyi düşünmesi, ya da o yetimlerin mallarına göz dikerek onların başkalarıyla evlenmelerini engellemeye çalışması gibi yanılgıların da giderilmesini isteyecek Rabbimiz. Bir toplumda nasıl ki anası babası başında olan kız ço­cukları bu tür haksızlıklara uğramadan evlenebiliyorlarsa, nasıl ki başka birileri onları güçsüz zannedip kendi sömürülerine alet edemi­yorlarsa, aynen onlar gibi İslâm toplumunda yetim kız çocukları da bi­rilerinin menfaatlerine, sömürülerine terk edilmemelidir. Bu yetimlerin de tıpkı analı babalılar gibi vasileri, velîleri tarafından hakları korun­malıdır. İşte toplumda var olan bu yanlışı düzetmek üzere Rabbimiz şöyle buyuruyor:
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://islamsehri.forumn.org
Roseraie
Yönetici
Yönetici


Mesaj Sayısı : 103
Meslek : Öğrenci

MesajKonu: Geri: Tefsir Dersleri   Ptsi Tem. 19, 2010 7:09 pm

Nisa.3. “Eğer, velîsi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla ev­lenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz; şâyet, aralarında adâletsizlik yap­maktan korkarsanız bir tane almalısınız veya sahip oldu­ğunuz ile yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu budur.”
Hz Aişe anamızın ifadesine göre bu âyet cahiliye döneminde toplumda yaygın olan kötü bir alışkanlığı kaldırmak üzere gelmiştir. O dönemde koruyucuları olmadığından onların mallarına sahip olabilmek için velîleri yetim kızlarla kendilerine mehir de vermeden evleni­yorlardı. İşte bu âyet gelince Müslümanlar çok korktular.

Eğer yetimlere karşı âdil davranıp davranamamaktan, yetimler hakkında adâleti gerçekleştirip gerçekleştirememekten korkuyorsanız, eğer mahiyetinizdeki yetim kızlarla evlendiğiniz zaman onlara karşı âdil davranamayacağınız konusunda bir endişeniz varsa. Ne gibi bir adâletsizlik korkusu? İşte az evvel ifade ettiğim gibi konularda bir en­dişeniz varsa. Meselâ velâyetiniz altında, elinizin altında olmalarından dolayı, onlara onların misillerinin hakkı olan mehirlerini vermemeyi düşünme gibi veya onların mallarına sahip olma gibi, onların kendi­nizden başkalarıyla evlenmeleri haline mallarının başkalarına gitme­sini istememek gibi, onların güzelliklerine göz dikerek onları sömür­mek gibi, yahut fiziksel yönden hoşunuza gitmeyecek kadar çirkin ol­malarına rağmen sırf mallarına konmak için kendileriyle evlenip, yarın öbürsü gün onları değer verilmeyecek bir konuma itecekseniz, yâni onların sizden beklediği hakları olan ilgiyi, alâkayı, veya cinsel hu­kuklarını ihlâl edecekseniz, bu konularda onlara karşı adâleti yerine getiremeyeceğinizden bir endişeniz, bir korkunuz varsa o zaman onlarla evlenmekten vazgeçin de:
Beğendiğiniz, hoşunuza giden öteki kadınlardan ikişer, üçer, dörder helâl olanlardan evlenebilirsiniz. Bu sizin hakkınızdır. Elinizin altındaki o gariban yetimlerin haklarını, hukuklarını çiğneyerek onlara zulmetmeyi bir tarafa bırakın da Rabbinizin size helâl kıldığı öteki ka­dınlardan Rabbinizin sınırladığı sayıya kadar, bazen iki, bazen üç, bazen de dörde kadar varan bir sayıyla evlenme iznine, hakkına sa­hipsiniz diyor Rabbimiz. Yâni siz sizin karşınızda haklarını koruyama­yacak, ezilebilecek bir durumda bulunan, elinizin altında olmalarından ötürü haklarını gözetme konusunda âdil davranamayacağınız o ye­timlerle evlenmekten vazgeçin de sizin karşınızda ezilmeyecek, hak­larını koruyabilecek durumda olan, sizin de haklarına riâyet edebile­ceğiniz kadınlarla evlenin.
Siz kendiniz böyle yaparken, o elinizin altındaki yetimleri de karşılarında ezilmeyecek kimselerle evlendirin. Sizler velîleri olarak, sahipleri olarak o yetimlere analı babalı kızların sahip oldukları gücü sağlayarak, onların asla ezilmeyecekleri bir şekilde ezilmeyecekleri kimselerle evlenmelerini sağlayın diyor Rabbimiz.
Ama eğer bir kadınla evlendiniz, sonra ikinci kadını aldığı­nızda, alacağınızda, ya da iki kadınla evlendiniz de üçüncüyü almaya kalkıştığınızda, dördüncüyü almaya karar verdiğinizde, bu kadınlar arasında adâleti gerçekleştirememekten korkuyorsanız, aralarında âdilce davranmayı beceremeyecekseniz, şahsiyetinizde bir kopukluk, hayatınızda bir eksiklik, kulluğunuzda ters yönde bir zaaf, bir etkilenme, bir eksiklik, bir acziyet meydana gelecekse veya ekonomik du­rumunuzda bir sarsılma, bir sıkıntı meydana gelecekse, veya bedeni­nizde, bedenî gücünüzde bir yetersizlik, bir zafiyet, bir iktidarsızlık söz konusu olacaksa o zaman da tek kadınla yetinmeniz sizin için daha hayırlı olacaktır.
Yahut da sağ ellerinizin sahip olduğu câriyelerle yetinmeniz sizin için daha iyi olacaktır. Allah yolunda Allah’ın dininin ikâmesi ve Allah kullarının cennete kazandırılması adına giriştiğiniz bir savaşta elde ettiğiniz câriyelerle yetinmeniz sizin için daha hayırlı olacaktır.
Yâni gerçekten hürre Müslüman kadınların hukukuna riâyet edemeyeceğiniz konusunda bir endişeniz varsa o zaman bir kadınla ve de elinizin altındaki câriyelerle yetinerek bir hayat yaşamadan yana olun. Kendinizi zor bir duruma düşürecek, kulluğunuzu negatif yönde etkileyecek, âhiretinizi kaybettirecek badirelere düşmekten uzak durun diyor Rabbimiz. Bakın zaten âyetin devamında Rabbimiz bunun sebebini şöyle açıklıyor:
İşte bu durum sizin sapmamanıza, sapıtmamanıza ve azgın­lığa düşmemenize, günahlara yakalanmamanıza, kullukta falsolar yapmamanıza daha elverişli, daha yakındır diyor Rabbimiz. Evet bu âyet evliliği dörtle sınırlandırmadır, ya da adâletle hükmetmek kayd u şartıyla dörde kadar evlenmeye ruhsattır, bu şarttan hareketle kadın­ları arasında adâleti gerçekleştiremeyecek olanların evlenmesi ya­saktır gibi çeşitli anlayışlar vardır. Şimdi o konulara girmek istemiyo­rum.
Buraya kadar üç âyet tanıdık. Bu üç âyetinde Rabbimiz önce kendi rubûbiyetini gündeme getirerek işte böyle bir Rab hatırına, böyle bir Rabbin yasası olarak bizlerden akrabalık bağlarına riâyet etmemizi, bir ailenin evlâtları olarak birbirimize karşı merhamet ve şefkatle davranmamız gerektiğini, sonra yine ana baba bir kardeşle­rimiz olan yetimlere karşı, gerek malları konusunda gerekse onların evlendirilerek cinsel arzularının doyuma ulaştırılması konusunda biz­den kulluk istiyor Rabbimiz. Toplumda kendi kendine malını koruya­mayan, kendi kendine kendi cinsel gereksinimini sağlayabilecek bir durumda olmayan yetimlerin, garibanların da huzurunu sağlamamızı istiyor. Kendimizi düşündüğümüz kadar onları da düşünmemizi ve İs­lâm toplumunda bu noktada ihtiyaçları giderilmemiş, huzuru sağlan­mamış bir tek kadının bile olmaması gerektiğini anlatıyor.
Bu âyetlerden anlıyoruz ki İslâm toplumunda erkekse kadın nîmetinden, kadınsa erkek nîmetinden mahrum, nikâhsız bir tek fert bile olmamalıdır. Bir tek kadın kocasız, bir tek erkek de kadınsız olmamalıdır. Allah bunu istiyor Müslümanlardan. Bunlar öyle toplumda uygulanması mümkün olmayan ütopik şeyler değildir. Medine’de bu âyetlerin indiği dönemde her şeyleriyle Rablerinin emirlerine teslim olmuş sahâbe toplumu arasında bu âyetlerin aynen Allah’ın istediği biçimde hayata geçirildiğini, Allah’ın istediği biçimde pratikte uygulandığını biliyoruz. Rasulullah Efendimiz döneminde toplumda kocası ölüp de boşta kalan, kendi haline terk edilmiş bir tek kadın bile yoktur. Mutlaka bir Müslüman onu hemen nikâhı altına alarak yarasını sarıyor, huzurunu sağlıyordu. Savaş anlarında, savaş toplumlarında bunu daha bir belirgin görüyoruz. Savaşta kocasını kaybetmiş kadın­lar veya kocalarıyla geçinemeyerek ayrılmış, boşanmış kadınlar gerekse Rabbimizin bu ayetlerinin teşvikiyle, gerekse erkeklerin bu konudaki duyarlılıkları sebebiyle hemen iddetleri biter bitmez Allah’ın helâl kıl­dığı dairede evleniyorlardı.
Demek ki İslâm toplumunda Müslümanlar bu Allah yasalarıyla öyle bir hayat programı uygulayacaklar ki o toplumda bir tek Müslü­man bile mal özgürlüğünden mahrum edilmediği gibi, yine bir tek insan cinsel yönden mağdur edilmeyecektir. Toplumun tüm üyeleri Allah’ın kendilerine helâl kıldığı tüm meşru nîmetlerden meşru dairede istifade edebilecektir. Toplumda birilerinin istifade ettiği nîmetlerden ötekiler kesinlikle mahrum bırakılmayacaktır.
Şimdi buna göre bir ülke düşünün, bir şehir, bir köy, bir dünya düşünün ki orada yaşayan insanlardan kimileri tok, kimileri aç, kimileri paralı, kimileri parasız, kimileri evli, kimileri evsiz, kimileri ekonomik doyumun zirvesinde, kimileri açlık ve yokluk derdiyle namusunu bile tehlikeye düşürecek durumda. Veya bırakın bir şehri, bir dünyayı aynı evde, aynı alenin içinde bile kimileri tok yatarken kimileri açlık içinde kıvranmaktadır. Hattâ aynı ailenin, aynı evin bir odasında lüks içinde yaşayanlara mukabil öbür odasında yaşayanların açlıktan kıvranma­ları durumunda bu ailelerin ne adar huzur içinde olduklarını söyleye­biliriz?
Toplumun en küçük birimi olan bu aileyi biraz daha büyütün, meselâ bir mahallede, bir şehirde, bir ülkede, bir dünyada insanlardan kimileri, evlerden kimileri korkunç bir israf hayatının içinde, meselâ bir akşam yemeğinde fakir bir ailenin bir aylık yiyeceğini yiyor, ekonomik gücünü hangi zevkinin, hangi keyfinin peşinde nasıl tüketeceğinin he­sabını yaparak besin hastalığına tutulmuşken aynı şehrin, aynı ma­hallenin aynı ülkenin bir başka evinde bir başkası açlıktan, yokluktan kıvranıyorsa bu ne kadar İslâmî, ne kadar insanca bir hayattır varın siz düşünün.
Aynı mahallede birilerinin çocukları yiyecek kuru ekmek bile bulamazken birilerinin çocuklarını elinde pastayla sokağa salmaları ne kadar insanca bir davranıştır siz düşünün. Tabi aynen ekonomik ilişkilerdeki bozukluklar gibi cinsel ihtiyaçların giderilmesinde de bu tür dengesizlikler varsa o toplumda huzur sükun yoktur. Aynı ailenin fertlerinden kimileri, aynı mahallenin, aynı şehrin, aynı ülkenin insan­larından kimileri cinsel doyuma ulaşma imkânına sahip olurlarken bi­rilerinin önü kapalıysa, bu konuda problemlerini çözüme ulaştıranlar kendilerini düşündükleri kadar öteki kardeşlerinin önünü açma adına, onların bu problemlerine çözüm bulma adına bir çabanın içine girmi­yorlarsa bu insanlar ne kadar Müslümandır? Bu toplum ne kadar İslâmîdir? Ve bu toplumda ne kadar huzur vardır siz düşünün.
Allah’ın kendilerine helâl kıldığı evlenme nîmetinden mahrum bırakılmış bir kadının ya da bir erkeğin bulunduğu bir mahallede otu­ran Müslümanlar ne kadar huzurlu olabilecekler? O mahallede ne ka­dar huzur olacak da? Böyle erkek ve kadınların bulunduğu bir köyde, bir şehirde ne kadar huzur olabilecek de? Gerek ekonomik gerek cin­sel problemleri bulunan ve Allah adına kardeşlerinden bu problemle­rinin çözümü konusunda yardım bekleyen mutsuz ve huzursuz in­sanların yaşadığı bir ortamda insanlar ne kadar mutlu olabilecekler de?
İşte bu âyetleriyle bizlere seslenen Rabbimiz biz Müslümanla­rın bu âyetleri çok iyi anlayıp sorumluluklarımızı yerine getirmemizi is­tiyor. Değilse ben kurtuldum, ben bu ihtiyaçlarımı sağladım, başkala­rının canı çıksın mantığıyla hareket etmeye kalkarsanız, mahalleniz­deki mü’minlerin problemlerine çözüm getirme adına, onların yarala­rını sarma adına bir gayretin içine girmezseniz unutmayın ki sizin hu­zurunuzu da alıverecek Allah. Almamış mı? Olmamış mı? Diyesim geliyor. Kaçmamış mı huzurlarımız? Daha büyükleri de gelebilir Allah korusun. Siz insanların, kardeşlerinizin huzurunu sağlamaya çalışın ki Allah da sizi daha iyi, daha mutlu bir hayata ulaştırsın inşallah.
Bundan sonra yine kadınlarla alâkalı mehir konusunu gün­deme getirecek Rabbimiz. Kendi rubûbiyetine ve insanlığın akrabalık bağlarına dikkat çektikten sonra bakın şöyle buyuruyor
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://islamsehri.forumn.org
Roseraie
Yönetici
Yönetici


Mesaj Sayısı : 103
Meslek : Öğrenci

MesajKonu: Geri: Tefsir Dersleri   Ptsi Tem. 19, 2010 7:10 pm

Nisa.4. “Kadınlara mehirlerini cömertçe verin, eğer on­dan gönül hoşluğu ile size bir şey bağışlarlarsa onu afi­yetle yiyin.”

Kadınlara mehirlerini güzel bir şekilde, gönül hoşnutluğu, gö­nül rahatlığıyla verin. Veya nıhleh dindarlık anlamına da gelir. Öy­leyse dininizin, dindarlığınızın gereği olarak kadınlara mehirlerini verin diyor Rabbimiz. Buradaki hitap hem o kadınları Allah’ın emriyle ni­kâhlayan kocalaradır, hem de o kadınların velîlerinedir. Çünkü cahiliye döneminde velîleri kızlarının mehirlerini onlara vermeyip ken­dileri alıyorlardı. Rabbimiz kadınlara böyle bir hak tanıyor. Allah ya­saları gereği bu onların haklarıdır. Allah’a inanmış mü’min erkeklerin kadınlarla evlilik akdi icra ederlerken dikkat etmeleri gereken bir ya­sadır bu. Allah’tan bir hak olarak kadınların mehirleri verilecek, ama eğer kendi istekleriyle kadınlar mehirlerinin bir kısmını kocaları olarak size bağışlarlarsa o zaman da onu afiyetle yiyin diyor Rabbimiz.

Daha önce cahili toplumlarda kadının bu kişisel hakkı çeşitli şe­killerde çiğnenmekteydi. Meselâ kadının babası veya velîsi evlen­dirdiği kişiden aldığı mehri o kadına vermeyerek hakkını yiyordu. Veya bazen iki kızın velîleri karşılıklı birbirlerine kız alıp vererek adına “Şigar” dedikleri bir değiş tokuş muamelesiyle kızların mehirlerini kendi aralarında gasp ediyorlardı. Böyle cahili anlayışlar­dan vazgeçin. Yemeyin kadınlarınızın haklarını. Mehirlerini zorla ka­dınlarınızdan alarak onların ekonomik haklarını kaldırmayın.
Ama eğer onlar o mehirlerinin bir kısmını gönül rızasıyla size bağışlarlarsa, ya da tamamını bağışlarlarsa o zaman onu gönül huzuruyla, hiç çe­kinmeden yiyebilirsiniz buyuruyor Allah.
Burada anlıyoruz ki kadının ekonomik özgürlüğünün varlığına dikkat çekerek bu ekonomik özgürlüğünün zedelenmemesini emredi­yor Rabbimiz. Yâni temelde kadının mal mülk sahibi olma hakkı var­dır. Gerek kocasından aldığı bu mehir, gerekse babasından intikal etmiş mîrasını hiçbir zaman kocasının elinden alması, kendi malları­nın içine katarak onu bu mallarından mahrum bırakması caiz değildir. Çünkü erkek nasıl mal mülk sahibi olabiliyor, malında tasarruf yetki­sine sahip oluyorsa aynı haklar kadın için de söz konusudur.
Hattâ bir ailede kadının malı mülkü olduğu halde evin ihtiyaç­larını karşılama noktasında kadın değil erkek harcama yapmak zo­rundadır. Kadının böyle bir sorumluluğu yoktur. Ailenin yükü erkeğin üzerindedir. Ama tabi malı varken bir kadının evin ihtiyaçlarını karşı­lama notasında sıkıntı çeken kocasını zor bir duruma düşürmesi de düşünülemez. Elbette o da malından harcamada bulunacaktır, ama mecburiyeti olmadığı için yaptığı bu harcama onun adına infak sevabı olarak yazılacaktır.
5. “Allah'ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı, beyinsizlere vermeyin, kendilerini bunların geliriyle rı-zıklandırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.”

Mallarınızı onu doğru dürüst kullanmaya ehil olmayan sefih­lere vermeyin. Servetleri israf ederek kullanılmaması, harcanmaması gereken yerlerde harcayarak, israf ederek toplumun sosyal, ekonomik ve ahlâkî yapısını bozacak sefihlere mallarınızı teslim etmeyin. Rabbinizin size dünya hayatınızı Onun istediği bir güzellik içinde sür­dürmeniz adına lütfettiği o mallarınızı hayrını şerrini, faydasını zara­rı-nı, menfaatini zararını bilemeyen sefihlere vermeyin diyor Allah.
Burada anlatılan sefihlerden kasıt az evvel bahsi geçen, mal­ları konusunda dikkatli olmamız istenen yetimler olabileceği gibi top­lumda fayda ve zarar mekânizmasını işletemeyecek durumda olan tüm insanlardır. Tüm erkekler ve kadınlardır.
Veya burada anlatılan sefihler kadınlarınız ve çocuklarınızdır deniyor. Toplumda israf ede­rek, harcanmaması gereken yerlerde mal harcayarak içtimaî dengeyi bozacak herkestir. Böyle durumda olan kimselerin velîleri onlara ge­rek kendi mallarını gerekse başka malları vermeyecektir. Tamam ki­şinin özel mülkiyet hakkı vardır, bunu kimsenin ihlâl etmesi caiz değil­dir, onların hayati ihtiyaçları söz konusu olduğu zaman harcayabilirler, ama kişi toplumun ekonomik düzenini, kültürel yapısını ve ahlâkî an­layışlarını bozacak kadar ileri gitmişse İslâm toplumunda ona izin ve­rilmez.
Hattâ böyle savurgan kişilerin mallarına sadece temel ihtiyaç­larına harcanmak kayd u şartıyla devlet el kor. Buna hacr denir. Ço­cukluktan, delilikten, akıl ve din noksanlığından, ya da iflas durumun­dan ötürü devlet kişinin tüm mallarına el koyar.
Küfür toplumlarında, cahiliye toplumlarında olduğu gibi İslâm toplumunda kişiye malı konu­sunda sınırsız yetki verilmez. Meselâ adam malını nerelerde ve nasıl kullanırsa kullansın, bu tasarrufunun topluma ne tür zararları olursa olsun mutlak tasarruf hakkı tanımaz İslâm. Böyle hayrını, şerrini bilemeyerek malını israf eden kişinin tüm ferdi mülkiyet haklarından mah­rum eder. Böyle sefihlerin mallarında tasarruf hakkı toplumundur.
Veya âyetin bir başka mânâsı da ailenin reisi olan erkeklere di­yor ki Rabbimiz, malını tut, malın senin elinde olsun, karıyın ve ço­cuklarının ihtiyaçlarına harcayan sen ol. Böylece onların hem Rablerine karşı, hem de kendinize karşı itaatlerini sağlamış olursunuz. Her şeyi ellerine veriverirseniz onlar ne sizin meşru dairedeki isteklerinize, ne de Rablerine karşı sorumlu oldukları görevlerini yerine getirmeme konusunda cesaret bulabilirler.
Onları örfe uygun bir şekilde güzellikle rızıklandırıp doyurun, giydirip kuşatın ve kendilerine de güzel söz söyleyin, maruf söz söy­leyin. Ona Allah’ın istediği biçimde malın kazanç, iktisap ve sarf yolla­rını gösterin, malın hukukuyla alâkalı Allah’ın, İslâm’ın kendisinden beklediklerini ona anlatın diyor Rabbimiz.

O zaman buradaki velîler onların en yakın akrabaları olan velîleri olabileceği gibi Allah yasala­rını bilen, Allah âyetlerinin bilincinde olan, Rabbimizin mala ilişkin biz­den istediklerine muttali olmuş vahyi tanıyan akıllı Müslümanlar da olabilecektir. Bunlar böyle kimselerin mallarında tasarruf hakkına sahip olacaklar­dır.
Meselâ işte görüyoruz, adam daha almadığı, daha hak etmediği gelecek maaşına güvenerek belki de bazen o maaşının iki, üç, beş misli miktarda borçlanarak taksitle çok lüzumsuz bir şeyler alarak hem kendini, hem de çoluk çocuğunu çok kötü bir duruma dü­şürebilmektedir. Kapitalist tüketim ekonomisinin ürünü olarak İslâm dışı şeyler yapabilmektedirler. Aklı başında din bilenlerin buna engel olmaları gerekir.
Veya adam ay başında maaşı alıyor ama ayın iki­sinde cebinde metelik kalmıyor. Kumara harcıyor, oyuna harcıyor, lüzumsuz şeylere harcıyor ve anında tüketiyor parasını. Aslında böyle kimselerin elinden alınacak malları ve kendilerine Müslümanca bir harcamanın yolları iyice anlatıldıktan sonra vereceksin. Böyle bir top­lumda kime yapılacak bu diyor insan içinden. Böyle İslâmî olmayan, sosyal, ekonomik ve ahlâkî yapılan­ması, her şeyi İslâm’a ters olan bir toplumda bunu yapmak çok zor­dur, biliyorum. İslâmî bir otoritenin olmadığı böyle bir toplumda kim kimi dinleyebilecek de?
Doğrusu toplumun fertlerinin tümüne, topyekün insan­lara Allah’ın dinini bilen kimseler tarafından bu konuda ciddi bir eğitim verilerek insanların kalplerine, zihinlerine bunu yerleştirebilirsek belki bu problem o zaman çözülebilecektir. O zaman toplumda israfın önü alınabilecektir. O zaman insanlar kendi mallarında sınırsız bir özgürlüklerinin olmadığını, toplumun diğer fertlerine karşı sorumlu olduklarını anlayacaklar ve bu tür ahlak dışı tasarruflardan va geçebileceklerdir. Evet, bunu önce böyle israfçı kimselerin velileri yapacak, sonra da toplumun bütün fertleri yapmaya çalışacaktır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://islamsehri.forumn.org
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Tefsir Dersleri   Bugün 11:51 am

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Tefsir Dersleri
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» 6.sınıf Matematik Görüntülü konu anlatımları(H.BURDA)
» Fen-Edebiyat fakültesi

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
İSLAM ŞEHRİ :: Kur'an-ı Kerim :: Kur'an-ı Kerim Tefsiri-
Buraya geçin: